Sürdürülebilirliği Bir Oyun Olarak Düşünmek…
Sürdürülebilirlik çoğu zaman ağır, karmaşık ve hatta biraz da “zorunluluk” gibi algılanıyor. Oysa ben son zamanlarda bu konuya bir “oyun” olarak bakmayı tercih ediyorum.
Bu bakış açısı, Carl Gustav Jung’un düşüncelerinden ilham alıyor. Jung’a göre insan, dünyayı anlamlandırırken sembollerle düşünür. Oyun da bu sembollerin en güçlülerinden biridir. Çünkü oyun; denemeye izin verir, hata kaldırır, öğrenmeyi hızlandırır ve en önemlisi dönüşümü mümkün kılar.
Bu yüzden liderlere son dönemlerde “Sürdürülebilirlik bir oyun olsaydı, bu nasıl bir oyun olurdu?” diye soruyorum.
Bazıları “satranç” diyor—uzun vadeli, dikkatli ve stratejik.
Bazıları “maraton”—sabır, dayanıklılık ve tempo.
Bazıları ise “takım oyunu”—tek başına kazanılamayan.
Bu cevaplar düşündürücü olmakla birlikte çok net bir gerçeği de ortaya koyuyor:
Herkes oyunun içinde ama herkes aynı oyunu oynamıyor.
Oyunun İçindeki Strateji
Bu metafor sadece yaratıcı bir düşünce egzersizi değil; aynı zamanda güçlü bir strateji aracı. Çünkü bir oyunu tanımladığınızda, onun kurallarını, oyuncularını ve kazanma biçimini de tanımlamış olursunuz.
Bugün birçok kurum sürdürülebilirliği farklı “oyunlar” olarak yaşıyor:
Bir yerde bu bir itibar oyunu, başka bir yerde maliyet optimizasyonu, başka bir yerde ise tamamen regülasyonlara uyum meselesi.
Belki de kurumların kendilerine sorması gereken sorular şunlar:
Gerçekten hangi oyunu oynuyoruz? Organizasyonun tamamı oyunun içinde mi? İnsanlar bu oyunun parçası olduklarını hissediyor mu? Yoksa oyunun dışında kalanlar var mı?
Kültür ve Değerler: Oyunun Görünmeyen Kuralları
Gerçek dönüşüm, şüphesiz ki insanların—yani tüm çalışanların—oyuna katılmasıyla başlar.
Ama bu katılımın kalıcı olması için görünmeyen bir şeye ihtiyaç vardır: kültür.
Kültür, kurum içinde “nasıl oynandığını” belirler. Değerler ise bu oyunun yazılı olmayan kurallarıdır.
Eğer sürdürülebilirlik, kurumun değerleriyle gerçekten örtüşmüyorsa, en iyi stratejiler bile yüzeyde kalır.
Ama değerlerle hizalandığında, sürdürülebilirlik bir proje olmaktan çıkar, iş yapış biçimine dönüşür.
İşte o noktada oyun değişir: Zorunluluk hissi yerini sahiplenmeye bırakır. Uyum çabası yerini inanca bırakır.
Toparlamak gerekirse, sürdürülebilirlik belki bir zorunluluk olarak başladı. Ama bugün, nasıl oynadığımızı seçebileceğimiz bir oyuna dönüşmüş durumda.
Ve belki de kurumlarda konuya en stratejik sorudan başlamak gerekiyor: Herkes aynı oyunu mu oynuyor ve tüm çalışanlar oyunun kurallarına hakim mi?






